"İnsan, kendi içindeki kozmik sessizliği susturduğundan beri doğanın sesini duyamıyor."
Atomdan Rahme Uzanan Kozmik Misafirlik
Varoluşun başlangıcı, mikroskobik bir yalnızlık hikayesidir. Önce bir atomduk; sonra bir çekirdek, bir molekül ve nihayetinde bir elemente dönüştük. Maddenin bu sessiz yolculuğu, bizi bir kadının rahmine, yüzünü hiç görmediğimiz, kim olduğunu bilmediğimiz bir varlığın karanlık ve korunaklı karnına kadar taşıdı. Tam bu noktada durup sormak gerekir: Bu rahimde geçirdiğimiz süre, bizim yalnız olmadığımızı mı gösterir, yoksa bu evrende sadece geçici birer "misafir" olarak konakladığımızı mı?
Bizler evrendeki milyarlarca maddenin içinde kendimizi tam olarak nerede konumlandırıyoruz? Ne yazık ki, insan denen varlık bu devasa kozmik sırrı çözmek, kendi koordinatlarını bulmak için "Ben neyim ve neredeyim?" sorusunu kendine sormaktan ısrarla kaçıyor. Biz neden yalnızız? Dünya mı bizsiz yalnız, yoksa vi mi dünyasız yalnızız? Bu büyük sırrı hangi kadim ruhun derinliklerinde gizliyoruz ve neden hâlâ açığa çıkarmak için direnç gösteriyoruz?
René Descartes — Yöntemsel Şüphe ve Bilincin Radikal Yalnızlığı
Filozof René Descartes, felsefesinde her şeyden —dış dünyadan, kendi bedeninden ve duyularından— şüphe ederek işe başlar. Onun ulaştığı tek kesin gerçeklik, düşünen bir bilincin varlığıdır (Cogito, ergo sum). Descartes’a göre insan, dış dünyayı anlamlandırmadan önce kendi zihinsel yalnızlığına çekilmelidir. İşte bizim daha ana rahmindeyken başlayan o "misafir bilincimiz" ve evrendeki yerimizi konumlandıramama krizimiz, Descartesçi radikal şüphenin tam karşılığıdır. İnsan, dışarıdaki yapay gürültüyü bırakıp o büyük sırrı çözmek için kendine soru sormaya başladığı an, Descartes’ın o arındırıcı ve kurucu yalnızlık laboratuvarına adım atmış olur.
İnsanın Doyumsuzluğu ve Ekolojik Barbarlık
İnsanın bu varoluşsal soruları soramamasının temel sebebi, kendi yarattığı gürültülü doyumsuzluktur. İnsan denen canlı o kadar nankör ve talepkardır ki; hem elinde olanları fütursuzca yitiriyor hem de aslında kendisine ait olmayanı barbarca yok ediyor. Sadece kendi içimizden eksiltmekle kalmıyor, evrendeki diğer bütün varlıklardan, maddelerden ve dengelerden de sürekli çalıyoruz.
Bu barbarlığın en somut sahnesi ekolojidir. Canlılığın beşiği olan ekosistemlere pervasızca saldırıyoruz. Ekolojiye saldırdıkça kendi nefesimizi kesiyor, oksijensiz kalıyoruz. Bu akılsızca eylemin sonucunda hem kendi türümüzü hem de yeryüzündeki diğer tüm canlı ekosistemlerini en temel hakları olan oksijenden mahrum bırakıyoruz. O temiz nefesin yerine ise, kendi ellerimizle ürettiğimiz o pis, zehirli ve toksik havayı kendimize layık görüyoruz.
İşin en acınası ve kargaşalı boyutu ise bu yıkımdan sonra başlıyor. Doğayı bu denli katleden biz insanoğlu, hemen ardından maskelerimizi takıp "ekoloji aktivistliğine" soyunuyoruz. Doğa için direnç mekanizmaları kuruyor, kamuoyunda infial yaratacak düzeyde gürültülü eylemler yapıyoruz. Aslında bizim olmayan, tamamen doğaya ait olan oksijene, sanki kendi mülkümüzmüş gibi sahip çıkmaya çalışıyoruz. Bu ne büyük bir tezat, ne derin bir ikiyüzlülüktür!
İyileştirici Yalnızlık ve Doğanın Sessizliği
Baruch Spinoza — Deus sive Natura (Tanrı yani Doğa) ve Evrensel Bütünlük
Baruch Spinoza, "Deus sive Natura" (Tanrı yani Doğa) teoremiyle insanın doğadan üstün olmadığını, aksine onun ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler. Spinoza'ya göre evrendeki her madde (atomlar, ağaçlar, insanlar) aynı ilahi bütünün parçasıdır. İnsanın doğayı katlederek aslında kendi nefesini kesmesi ve kendi sonunu hazırlaması paradoksu, Spinoza’nın panteist felsefesinin en somut kanıtıdır. İnsan, doğanın bir mülk değil, kendisinin de dahil olduğu devasa bir organizma olduğunu idrak edemediği için bu doyumsuz nankörlüğü sergiler.
Tüm bu karmaşık ilişkilerin, gürültülü eylemlerin ve nankörlüklerin ötesinde ben şöyle düşünüyorum: İnsan denen varlık özünde yalnız değildir, lakin insan bilerek ve isteyerek yalnız olmalıdır. Çünkü yalnızlığın, insanlığı içine düştüğü bu doyumsuzluk hastalıktan iyileştirecek tek ilaç olduğuna inanıyorum.
Descartes’ın şüphesindeki o kurucu yalnızlığa çekilmeyen insan, Spinoza’nın bahsettiği o kozmik doğa bütünlüğünü asla idrak edemez. Eğer insan, o sahte kalabalıklarından sıyrılıp kendi içindeki o derin, kozmik yalnızlığa çekilebilseydi; doğanın sessizliğini dinlemeyi öğrenebilirdi. Kendi gürültüsünü susturan insan, doğanın olan varlığa bu denli hoyratça ve nankörce el uzatamazdı. İnsanlığın kurtuluşu, doğaya hükmetmeye çalışan sahte ve ikiyüzlü kalabalıklar kurmakta değil; kendi yalnızlığının sınırlarını idrak edip doğanın hakkı olana saygı duymayı öğrenmesindedir.
"Yalnızlık insanı eksiltmez; aksine, doyumsuz kalabalıkların dünyadan eksilttiklerini geri verir."
#aktivizm #descartes #spinoza #varoluş #ekoloji
Yorumlar
Yorum Gönder